Silivri'de "Gacal" kelimesini bilmiyorsanız, o kenti bilmiyorsunuzdur. Yerli halk demek. Yüzyıllar boyunca sahilde kalan, göç etmeyen, şehrin karakterini omuzlayan aileler. Kaç kişi kaldı bugün, tam sayısını kimse veremiyor. Ama hâlâ varlar. Piri Mehmet Paşa Mahallesi'nde, Balıkçılar Çarşısı'nda, limana yanaşan teknelerin arasında.

Silivri Piri Mehmet Paşa Camii
Silivri Piri Mehmet Paşa Camii

Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı Piri Mehmet Paşa adına Mimar Acem Ali'nin inşa ettiği külliyenin gölgesinde büyüyen bu mahalle, Silivri'nin en eski katmanlarından birini taşıyor. Cami, medrese, hamam, imaret; hepsinin yanı başında kuşaktan kuşağa geçen bir meslek. Ağ dikmek, tekne boyamak, sabah karanlığında denize açılmak. Bunlar burada öğreniliyordu, kitaptan değil.

Canavar Muharrem
Canavar Muharrem

Gacal ailelerinin en bilinen isimlerinden biri, lakabıyla tarihe geçti: Canavar Muharrem. Lakap ne anlama geliyor? Silivri sahilinin sertliğini, o insanların denizle kurduğu o sert ve dürüst ilişkiyi anlatıyor. Lüks bir isim değil bu. Romantik de değil. Sadece gerçek.

Canavar Muharrem'in oğlu Serkan Çokyaşar, 1977 Silivri doğumlu. 25 yıldır babasının mesleğinde. Ortağı Tuncay Meşe ile birlikte Balıkçılar Çarşısı'nda Dalyan Balık Restaurant'ı işletiyor. Masanın karşısına oturup dinleyebilirseniz, bir ailenin denizle kurduğu nesiller boyu süren ilişkiyi duyarsınız. Böyle tanıklıklar artık nadirleşiyor.

Peki bu bilgelik nasıl bir şeydi? Ekşi Sözlük'te bir kullanıcının yıllar önce yazdığı bir pasaj var; kayda değer, not edilmeli: sinağritin ağzından iğneyi çıkarmadan balığı simsara veren son iki ustadan söz ediyor. Pek konuşmazlardı. Ama hayatlarının sonuna doğru konuşmak istediler. Bildikleri kendileriyle gitmesin diye. Oğulları, torunları babasının yaşamına bakıp "ben böyle olmayayım" diyerek başka yollara gitti. O hazine, kimsede kalmadı.

Silivri Balıkçılar Kahvesi
Silivri Balıkçılar Kahvesi

Balıkçı kahvesi bu kültürün merkeziydi. Sabah tekneler denize açılmadan önce bir oturuluyor, akşam dönünce yeniden. Hangi mevsimde hangi balığın nerede olduğu, rüzgârın sesi değişince ne yapılacağı, fırtınayı üç gün önceden okumak; bunların hiçbiri yazılı değildi. Kahvede konuşularak taşındı. Şimdi o kahvelerin büyük bölümü ya kapandı ya dönüştü. Yerini ne aldı, sormak istemiyorum.

Osmanlı dalyan sistemi de bu kültürün bir parçasıydı. Kıyıdan açıkta kazık ve halatlarla kurulan o tuzakların, tapu senedine sahip olduğunu kaç kişi biliyor? Her dalyanın bir vardacısı vardı; sürüyü izler, ağın zamanını bilirdi. Bu iş ayrı bir uzmanlıktı. Balık tutmaktan farklı bir şey, daha çok denizi okumaktı. Trol avcılığının yasak olduğu 1971'den bu yana Marmara'da bu sistemin izleri de silinmeye başladı.

Bu kültürün sofraya yansıması da kendine özgüydü. Çiroz, Marmara kıyılarının artık pek bilinmeyen lezzetlerinden. Uskumrudan yapılır, Mart-Nisan'da kurutulur, yazın sofraya gelirdi. Palamuttan yapılanına "tütün palamudu" denirdi; rengi kurutulunca tütün yaprağını andırdığı için. Refik Halid Karay bile çirozu anmaktan kendini alamamıştı. Bu lezzeti bugün Silivri'de ararsanız, bulacağınızın garantisi yok.

Selimpaşa'nın küçük limanındaki Sofram Balık Restaurant bu kültürün ayakta kalan nadir örneklerinden. Talat Kankaya 1970'lerde et işiyle başlamış, 1980'lerde balığa yönelmiş. Oğlu Hüseyin Kankaya bugün ikinci kuşak olarak işletmeyi sürdürüyor. Duvarları onlarca yıla ait fotoğraflarla, denizden gelen nesnelerle dolu. Sadece bir restoran değil bu; bir kentin hafızasının sergilendiği yer.

Av sezonu her yıl 1 Eylül gece yarısı başlar. Limanda toplanılır, nar patlatılır, "Vira Bismillah!" diye bağırılır. Bu ritüel küçük görünüyor ama küçük değil. Her şeyin hızla değiştiği bir çağda, aynı kelimelerin aynı noktada söylenmesi basit bir alışkanlık değil; koparmamak için yapılan bilinçli ya da bilinçsiz bir direniş.

2024'te Belediye Başkanı Bora Balcıoğlu da bu törene katıldı; Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Zafer Güler ve muhtarlar yanındaydı. Sezon açılışı töreni, siyasi bir fotoğraf değil burada; çok daha eski bir ritüelin devamı.

Karekin Deveciyan, 1915'te yazdığı "Türkiye'de Balık ve Balıkçılık" adlı o devasa kitabında bu kıyı kültürünün izlerini belgelemişti. 576 sayfa, 207 çizim. Bugün hâlâ aşılamamış tek kapsamlı eser bu. Deveciyan'ın gördüğü Marmara ile bugünkü Marmara arasındaki farkı anlamak isteyenler, o kitabı açsın. Farkı görmek için uzun okumaya gerek yok; ilk birkaç sayfa yeterli.

Gacallar azalıyor. Kahveler kapanıyor. Sinağritin ağzından iğneyi çıkarmanın ne demek olduğunu bilen kimse kalmıyor. Bu bir abartı değil, basit bir tespit. Canavar Muharrem'in lakabı belki de tam da bu yüzden değerli: o isim, bir dönemin tamamını taşıyor. Sert, gerçek ve artık geri gelmeyecek bir dönemin.