Megara'dan gelen Selys, MÖ 675'te Marmara'ya bakan dik bir falez üstüne yerleşti ve kurduğu kente kendi adını verdi. Selymbria. Trakça'da "bria" şehir demekti; ama Yunanlardan önce burada zaten bir Trakya yerleşimi vardı. Şimdiki Silivri'nin altında, bugün kimsenin düşünmediği o eski kentin izleri yatıyor.
Bu kentte iki sütun vardı: tahıl ve balık. Antik yazarlar bunu iyi bilir, kaydederdi. Aristoteles ton balıklarının Karadeniz'e göçünü bu sularda gözlemledi. Aelianus kıyıdaki gözetleme kulelerini anlattı; iki uzun çam direği, bir gözcü, sürü görününce gerilen ağ. Athenaeus, komşu Bizans'ı "ton balığının anavatanı" diye nitelendirdi. Propontis kıyılarının tamamı bu zenginlikten besleniyordu. Silivri de bu sofranın en köklü oturağıydı.
Roma geldi, Bizans geldi. Kent parladı. İmparator Arcadius, şehre eşi adına "Eudoxiopolis" dedi. I. Anastasius 56 kilometrelik surlar inşa ettirdi; sahilden içeriye uzanan bu uzun duvarlar, Silivri'nin İstanbul'un savunma sistemindeki yerini tescil ediyordu. İmparatorluklar gelip gitti, kıyıdaki balıkçılar kaldı.
Ve tarihin belki de en ilginç düğünü burada yapıldı. Bizans İmparatoru İoannes Kantakuzenus, kızı Teodora'yı 1344'te Silivri'de Sultan Orhan ile evlendirdi. İki medeniyet arasındaki köprü, bu kıyı kentinin üstünde kuruldu.

1453 her şeyi değiştirdi. Fetihten 15 gün sonra Dayı Karaca Bey şehre girdi. Osmanlı yönetimiyle birlikte Silivri, bugün pek konuşulmayan bir iş bölümüne sahne oldu. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler surların içinde bağcılık, ipekçilik ve şarapçılıkla uğraştı. Türkler sahile indi. Surlar onlara dar geliyordu; orada ev kurdular, ağ gerdiler, yoğurt yaptılar. Silivri'nin balıkçılık kültürünün Türk karakteri işte bu tercihten, bu yerleşim düzeninden geliyor.
Osmanlı dalyan sistemi bu kıyılarda da uygulandı. Kıyıdan birkaç yüz metre açıkta, kazık ve halatlarla kurulan karmaşık tuzaklar; göçmen balık sürülerini yakalayan bu sistemin bir de hukuku vardı. Avın vergisini toplayan Balık Emini, balığı tutan ile satan arasındaki keskin yasal ayrım... Küçük bir müessesenin bile ne büyük bir hukuki altyapı gerektirdiği, bugün pek farkında olunmayan bir gerçek.
1914 Osmanlı istatistiklerine göre Silivri kazasında 10.302 Rum yaşıyordu. 1924 mübadelesiyle hepsi gitti. Selanik, Drama, Langaza'dan gelen Türk göçmenler Selimpaşa'ya yerleşti. Getirdikleri ne varsa getirdiler: çiftçiliği, bağcılığı, balıkçılığı. Ve kıyı, tamamen yeni bir karaktere büründü.
Bu tarihin kalıcı izleri nerede bırakıldı derseniz, Piri Mehmet Paşa Mahallesi'ne bakın. 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı adına Mimar Sinan'ın inşa ettiği külliyenin gölgesinde, Silivri'nin yerli halkı "Gacallar"ın ataları nesiller boyu balık tuttu. Gacal kelimesi "yerli halk" demek. Pek az yerde böyle bir tabaka kalmıştır.
Antik çağdan Osmanlı'ya kadar Marmara'nın bereketini taşıyan türler de değişmedi pek. Ton balığı, palamut, lüfer, uskumru, levrek, barbun, kefal, sardalya. Silivri açıklarındaki derin su yarığına "Silivri Çukuru" derler; fay hattı üstünde, dipten gelen soğuk akıntıların şekillendirdiği bu bölge, balıkçıların en iyi bildikleri sırdı.

Çiroz da bu kıyıların hafızasında ayrı bir köşe tutar. Uskumrudan yapılan, Mart-Nisan'da kurutulan, yazın sofraya gelen bu lezzeti Refik Halid Karay bile anmaktan kendini alamadı. Palamuttan yapılanına "tütün palamudu" denirdi; kurutulunca tütün yaprağının rengini aldığı için. Bu bilgi artık kaç kişinin aklında?
Tüm bu birikimi en iyi belgeleyen eser, 1915 tarihli Karekin Deveciyan'ın "Türkiye'de Balık ve Balıkçılık" adlı kitabıdır. 576 sayfa, 207 çizim. Bugün bile aşılamamış. Deveciyan, Silivri'yi de geçmeden edemedi; Marmara kıyılarının o dönemdeki zenginliğini kayıt altına alırken bir medeniyetin fotoğrafını da çekti aslında. O medeniyetin ne kadarı kaldı, onu tartışmak ayrı bir yazı konusu.
Silivri balıkçılığının son temsilcileri bugün hâlâ limanda. "Canavar Muharrem" lakabıyla tanınan ustanın oğlu Serkan Çokyaşar, 25 yıldır babasının mesleğini sürdürüyor. Bu ismi, bu lakabı not etmek gerekir. Bir kentin karakterini, köşe yazısından daha iyi taşıyan o türden isimlerden.

2700 yıl geçmiş. Selymbria'nın falezi hâlâ yerli yerinde duruyor. Her 1 Eylül gece yarısı limanı dolduran tekneler "Vira Bismillah!" diye bağırırken, nar patlatırken, aslında farkında olmadan bu çizginin bir halkası daha oluyor. Aristoteles'in gözlemlediği ton sürülerinden bu yana deniz değişti; ama kıyıyla insan arasındaki o eski bağ, hâlâ kopmadı.
